Posted at 05:37 PM in Bojidar Çipof Yazıları | Permalink
Technorati Tags: 6 7 Eylül, azınlıklar, bartholomeos, Bojidar, Bojidar Çipof, demir kilise, ekümenik, laki vingas, mudanya, patrikhane, rum patrikhanesi, sümela, tirilye, Çipof, çarmıha gerilmek
Posted at 11:13 PM in Bojidar Çipof Yazıları | Permalink
Technorati Tags: bartholomeos, Bojidar, bojidar cipof, cipof, demir kilise, eksarhlık, ekümenik, moskova, ortodoks, patrik kiril, rum patrikhanesi, rus, rus patrikhanesi, sveti stefan, türksam, Çipof, çarmıh
Posted at 09:36 PM in Bojidar Çipof Yazıları | Permalink
Technorati Tags: bartholomeos, Bojidar, Bojidar Çipof, bujidar, cipof, eksarhlık, ekümenik, kin kapısı, Lozan, patrikhane, rum patrikhanesi, sveti stefan, Türkçe, Çipof, çarmıh, çarmıha gerilmek
Bu makale; Bojidar Çipof'un Mayıs 2003'te, Kadir Has Üniversitesi'nde yapılan "Dünü ve Bugünü ile Haliç Sempozyomu"nda verdiği ve sempozyum bildirileri olarak basılan kitapta da yer alan konferansının genişletilmiş şeklidir. Yazarın "PATRİKHANE ile MÜCADELEM" adlı kitabının da giriş kısmında yer almaktadır.
HALİÇ'TEKİ DEMİR KİLİSE’NİN ve BULGAR CEMAATİ’NİN TARİHİ (1.Bölüm)
İstanbul’da, Haliç’te bir “Demir Kilise” vardır. Herkes önünden geçtiğinde merakla bakar. Bu aslında çok önemli bir yapıdır. Çünkü Osmanlı Dönemi’nde, Türkiye’de inşa edilen ilk “prefabrik” yapıdır. Bu gün Türkiye’deki Bulgar Ortodoks Cemaati 400 kişi civarındadır ve bunların büyük bölümü de kiliseye düzenli gitmez.
Bulgarların “Bulgar Paskalyası”, Bulgarca söylemi ile “Çarigradski Viligden” 1 Nisan 1860’ta Haliç’te yaşanmıştır. Bu tarih Bulgar Kilise hareketinin başlangıcı kabul edilir ve daha sonraki 10 yılda yaşananlar sonucunda; 27 Şubat 1870 Cuma günü, Sultan Abdülaziz’in verdiği fermanla Bulgar Eksarhlığı resmen kurulmuştur. Ne yazıktır ki süreç içinde, Rum Patrikhanesi’ne karşı sürdürülen mücadele ve bu mücadeleyi sürdürenler unutulmuştur.
Bulgaristan; 2. Meşrutiyet’in (1908) karışık ortamında bağımsızlığını ilan ederek ortaya çıkan bir ülkedir. 3. Çarlık Dönemi olarak da bilinen süreç; 1908’den, ülkenin komünist rejime döndüğü 1944’e kadar sadece 36 yıl sürdü. 1944’ten, Todor Jifkov yönetiminin yıkılarak yerine cumhuriyet rejiminin geldiği 1991’e kadar da 47 yıl sosyalist cumhuriyet dönemi oldu. Halen devam eden demokratik cumhuriyet ise 17 seneden beri süregelmektedir. 100 yaşında olan ve bu yüz yıl içinde 3 farklı yönetimle idare edilmiş Bulgaristan; bu mevcudiyetini, 1293 Harbi ya da 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi’nin getirisi olan Aya Stefanos Antlaşması’na bağlar ve ona şükran duymaktan geri kalmaz.
1870’te, Sultan Fermanı ile kurulan Eksarhlık’tan doğan şükran, 1878’de Rusya’ya şükrana olarak saf değiştirir. Bu zaman diliminde Bulgarlar ile Rum Patrikhanesi birbirlerini tanımamaktadırlar. Zaten 1870’ten itibaren (Rum Patrikhanesi tarafından) aforozludurlar. Nasıl olduysa ülkenin komünist rejime geçmesinden sonra birbirlerini tanıdıkları 1945 yılından itibaren, Bulgarlar tamamen başka yöne döndüler. Bundan sonra, Rum Patrikhanesi, İstanbul Bulgar Cemaati’nin yönetimini ele geçirmeye kalktı. Bulgar siyasiler, görevliler ve din adamları da buna yardımcı oldular.
Bu suretle, Sultan Fermanı ile kazanılan kilisenin yönü; Rum Patrikhanesine döner ve ona olan bağlılık adına yapılmadık entrika kalmaz. 1860’larda henüz bir Bulgaristan yoktur. Bu nedenle de dini bağımsızlık mücadelesi ruhani kişilerce sürdürülmüştür. 1945’te yapılan bir protokol İstanbul Bulgar Ortodoks Cemaati’ni allak bullak etti. Aslında yapılan Anayasamıza da aykırıydı. Çünkü bahsi geçen cemaatin neredeyse tamamı Türk vatandaşlarından oluşmaktaydı ve halen de öyledir. Bu cemaat üzerinde 1945 yılından bu yana çokça oyunlar oynanmakta ve Rum Patrikhanesi tarafından asimile edilmeye çalışılmaktadır.
Bulgar Ortodoks Cemaati’nin ve Kilisesi’nin kimliğini bulması, hatta Bulgaristan Devleti’nin temelleri dahi üzerinde bulunduğumuz bu coğrafyada, İstanbul’da ortaya çıkmıştır. Bulgar Kilise tarihinin, ilk papaz evi, ilk matbaası, ilk kilisesi, Eksarhlığın kurulması için ilk mücadele, kilisenin örgütlenmesi İstanbul’da başlar. Bulgar Ortodoks Cemaati’nin ve hatta Bulgaristan Devleti’nin tarihsel başlangıcı da buradadır.
Osmanlı Devleti’nin benimsediği millet sistemi ile ilk başlarda “Rum Milleti” içinde sayılan Bulgar Ortodoksların tarihi incelendiğinde, Rum-Bulgar çatışmasının daima ön planda olduğu gözlenir. Bu çatışmalar; Fener Rum Patrikhanesi ve ruhani hiyerarşisindeki din adamlarının nüfuz ve çıkar amaçları güden baskıları sonucunda ortaya çıkmıştır ve günümüzde de devam etmektedir.
Burada Doğu ve Batı Kiliseleri’nin yapısını konunun daha anlaşılabilmesi açısından bir kaç cümle ile kısaca açmak gerekir. Batı Kilisesi olarak tanımlanan Katolik Kilisesi ile daha yakın bir tarihsel geçmişi olan Protestan kiliseler; “Ümmetçi” bir davranış sergilerler. Dini öğretilerinde ve faaliyetlerinde ulusalcılık ve milliyetçilik ön planda değildir. Amaç olabildiğince insanı kendi kiliseleri çatısı altında sadece inanç yönünden toplamaktır ve bu da misyonerliğin temel felsefesini oluşturur.
Doğu Kilisesi’ndeki ise durum farklıdır. Çünkü burada ümmetçilik yoktur. Ulusalcılık ve milliyetçilik ön plandadır misyonerlik ve “Hıristiyanlaştırma” faaliyetleri de yoktur. Ortodoks mezhebine bağlı kiliselerde ön planda olan daima milliyetçiliktir. Ortodoks kiliseleri bir yandan otonomilerini, dini özgürlüklerini sağlamaya çalışırken öte yandan. Fener Rum Patrikhanesi’nin “Ekümeniklik” iddiası ve “Tüm Ortodokslar Helen’dir” felsefesi ile kurmaya çalıştığı baskı ile uğraşırlar. Bu reddedilmesine karşın din adına milliyetçilik yani “filetizm”dir.
Osmanlı Yönetimi tarafından “Rum Milleti” içinde sayılan Bulgarlar, Rum din adamları tarafından sömürülmekte ve özellikle lisan ve kültürlerini öğrenme açısından zorluk çekmekteydiler. Millet sisteminin sadece ruhani yetkiler içermeyip idari yetkiler, yargı, vergi ve daha birçok hususu da içerdiği göz önüne alındığında Bulgar Ortodoksların sıkıntıları, Osmanlı İdaresinden değil Rum Patrikhanesi despotlarından gelmekteydi.
Uyuşmuş kalmış olan Bulgar Milleti’nin ruhuna ilk iman kıvılcımını Paisiy adında bir Bulgar keşiş atmıştır.[1]
1762 yılında Atos Dağı’nda, Hilendar Manastırı’nda yaşayan keşiş Paisiy “Slav Bulgar Tarihi” adlı bir el yazması kitap yazdı. Aynoroz’daki Hilendar Manastırı, günümüzde artık bir Sırp manastırıdır. Bulgarların yönetiminde sadece Aziz Zoğraf Manastırı (Sveti Georgi Zoğraf) kalmıştır. Bu kitabın en önemli kısmı şöyledir: “Ey Bulgar ecdadını öğren dilini tanı... Ben bütün Bulgarlara bizim milletimizin de anlı şanlı bir millet olduğunu ortaya koymak için bu kitabı yazma zahmetine girdim ve buna devam edeceğim. Ben öyle Bulgarlar tanıyorum ki şaşkınlık içinde kendilerini Bulgar saymaktan son derece utanıyorlar... Tam aksine bunlar Yunanca öğreniyorlar... Ey akılsız millet neden öz dilinden utanç duyuyorsun... Neden öz dilinde düşünmek ve okumak istemiyorsun...” [2]
El yazmasında, Osmanlı aleyhine hiçbir husus bulunmamaktaydı ama Bulgarların ve Makedonların, Yunanlılaşmasına çok fazla tepki vardı. Bu el yazması süratle çoğaltılmaya ve halk arasında dolaşmaya başladı.[3]
Paisiy’den sonra bu dava için çalışan ikinci önemli kişi Sofrani (Stoiko Vladislanof) adlı bir papaz oldu. Bu papaz da çeşitli kitaplar yazarak Bulgarların, Rumlara karşı harekete geçmelerini istemekteydi. Rum Patrikhanesi; 1767’de Bulgar kültürünün en son kalesi olan Ohrid Başpiskoposluğu’nu kapattırdı. Bu arada Bulgar kilise mektepleri de kapatıldı ve okullarda sadece Yunanca okutturulması için bir genelge bütün kiliselere ve mahalli despotlara yollandı. Tırnovo Katedrali’nde ise eski Bulgar patriklerine ait bütün kitaplar bir törenle yaktırıldı. Bulgarlar artık kendilerini Bulgar saymaktan utanır ve bunu gizler olmuşlardı. Kısa bir zaman içinde Rila ve Hilendar manastırları dışında bütün kiliseler tamamen Rumların boyunduruğu altına geçti.
Sarayda söz sahibi ve padişah ile yakın dost olan fakat öte yandan tamamen Rumlaşmış (Grekofil), (Bulgarca söylemi=Gırkoman) bir Bulgar olan Stefan Bogoridi (Osmanlı Tarihi’nde; Stefanaki Paşa ya da Aleko Paşa diye bilinir) Rumların soydaşlarına yaptığı baskılardan artık rahatsız olmaktadır. Bogoridi, bu vicdan azabıyla Bulgarların lehine bir takım girişimlerde bulunmaya başladı ve nitekim 18 Eylül 1848’de padişaha bir mektup yazarak İstanbul’da yaşayan Bulgar Cemaati’ne mahsus bir papaz evi kurulması için müsaade istedi. Stefan Bogoridi’nin mektubuna, 23 Eylül 1849 (6 Zilkade 1265) tarihli padişah iradesi ile izin verildi. [4]
Bogoridi, şu anda üzerinde Demir Kilise’nin (Sveti Stefan) bulunduğu, kendi mülkü olan ve üzerinde evi bulunan arsayı papaz evi yapımı için bağışladı. 9 Ekim 1849’da papaz evi ya da küçük kilise denilen ibadethane tamamlanarak 23 Ekim 1849’da yapılan bir törenle Arhidyakon Stefan (Aziz Stefan) adı ile takdis edildi. [5]
Kiliseye hemen bir mütevelli heyeti (yönetim kurulu) seçildi. Yönetim kurulu bir süre sonra kilisenin karşısına bu gün de “Metoh” olarak adlandırılan binayı inşa ettirmek için padişahtan izin aldı. Burası, İstanbul’dan geçen Bulgarların konuk edilebileceği 3 katlı ve 25 odalı bir bina olarak kısa sürede tamamlanmıştır. Bina üzerinde bu gün de muhafaza edilmiş, görülebilen ve binanın üst kısmını bir uçtan diğer uca saran, Slavca bir yazı ile padişaha teşekkür vardır.
1856 yılına gelindiğinde artık Rumlar ile Bulgarların arası fevkalade açık bir durumdadır. Tatar-Pazarcık’tan Rum Patriğine gönderilen bir yazıya göre Plovdiv (Filibe) Metropoliti Hrisant tüm papazlara hitaben çıkardığı bir yazı ile aidatların %40 oranında arttırılmasını emretmiştir. [6]
Bir başka habere göre Plovdiv Metropoliti Hrisant kendisine büyük bir çiftlik inşa etmeye başlamış ve masraflar için vergileri arttırmıştır. [7] Edirne esnafının bir şikâyet mektubuna göre ise 2 Şubat günü kiliselerde Bulgarca ayin yapılması yasaklanmıştır.[8] Bulgarca öğretim yaptığı için Üsküp Metropoliti Yoakim, öğretmen Yordan Konstantinof’u görevden almış ve şehirden kovdurmuştur. [9]
Bizantis Gazetesi’nin 2 ve 8 Mart 1857 tarihli nüshalarında tanrıya ibadet için tek dilin Rum (Yunan) dili olduğu ve buna karşı gelenlerin halkı isyana teşvik ettikleri ve bambaşka bir ayin şekli istedikleri iddia olunmaktadır.[10] Bulgarların bu dönemde milli duyguları uyanmakta, okulları için, milli ruhanilik için ve Bulgarca basılmış kitaplar için mücadele etmeye başladıkları izlenmektedir.[11] Rumca yayınlanan, Bosfor Telegraf Gazetesi’nden alıntı yapan Tsarigratski Vesnik Rum yazarların da Bulgarların kendi dillerinde ibadet yapmalarının sağlanmasını doğal karşıladıklarını yazmaktadır. [12]
Bulgarların patrikhanenin idaresinden kesinlikle ayrılma eğilimine girmeleri ve büyük bir kilise inşa etmek üzere padişaha bir dilekçe vermek üzere gerekli hazırlıkları yapmaları, Rum Patriği Kirilos’u harekete geçirir ve Bulgarları kazanmayı amaçlayan bir yaklaşımla bu istidayı bizzat kendisi saraya götürür.[13] Eylül 1858’de verilen bir fermanla kilise inşaatı için izin alındı. Bir yıl sonra, 25 Ekim 1859’da yapılan bir törenle de bu günkü Demir Kilise’nin bulunduğu yere temel atıldı. Törene Fener, Kudüs, İskenderiye ve Antakya patrikleri de katılmışlardır.[14]
Bir süre sonra zeminin sağlam olmadığı ve kaydığı ortaya çıkacak ve inşaat işi duracaktır. Zemine Buharlı bir şahmerdan kullanılarak, birkaç yüz adet çam ve meşe kazık zemine çakılarak sağlamlaştırılma yoluna gidilir fakat bundan kesin bir sonuç alınamaz. Bu arada kilise yapımı için toplanan para da biter ve temelleri zemine kadar atılmış bir şekilde kilise inşaatı yarım kalır.[15]
Bu durum Rum Patrikhanesi’nin işine gelmiş ve baskıları daha da arttırmıştır. Bu esnada Bulgarlar Rumlar tarafından ezilmiş, Aynoroz’da hapse atılmış eziyet görmüş bir din adamını kendilerine önder olarak görmeye başladılar. Bu kişi Metropolit İlarion Makariopolski’dir. Makariopolski’nin önderliğinde toplanan Bulgarlar Rum Patrikhanesi’nden kopma hazırlıkları sürdürmektedirler ve isyan nihayet başlar. 3 Nisan 1860’da yapılan Paskalya Ayini’nde, ayin esnasında Rum Patriği’nin adının anılması gereken kısma gelindiğinde halk bir ağızdan bağırmaya başladı “Patriği anma Sultanı an... Patriği anma Sultanı an ...”
Bunun üzerine İlarion evvela Sultanı ve daha sonra patriğin yerine bütün eski Bulgar piskoposlarının adını andı ve bu hareket ile Fener Rum Patrikhanesi’ni artık tanımadığını ilan etti [16] ve bir daha ayin için izin almak gereği duymadı, patriğin adını da bundan böyle anmadı. Bu ayinden hemen sonra karşıda bulunan Metoh binasının balkonunda gençler Sultan Abdülmecit onuruna yazılan ve bestelenen bir şarkıyı okudular. İstanbul’da bulunan Bulgarlara ait 33 esnaf loncası da binlerce imzalı bir mazbatayı saraya yollayarak durumdan Osmanlı Hükümetini haberdar etti ve padişaha bağlılıklarını sundu.[17]
Yıllar geçtikçe Rum ve Bulgarlar arasındaki anlaşmazlıklar daha da arttı. 1869 yılına gelindiğinde; bu çok uzayan mücadeleden ve kilise kavgalarından artık rahatsızlık duyan Babıâli ve Ali Paşa meseleyi ele aldı ve önemli bir adım atarak 1869 yılında Rum ve Bulgarlardan itibarlı kişileri bir araya getiren bir komisyon kurdu. Ortaya çıkan mazbatanın maddelerine patrikhanenin itiraz etmesine rağmen bu mazbata Ali paşa tarafından 5 Mart 1870’de Babıâli’ye sunuldu.[18] Meseleyi bir ferman ile çözmeye karar veren Sultan Abdülaziz de 6 Mart 1970’de Bulgarlara müstakil bir kilise kurulmasını, ruhani ve idari açıdan patrikhaneden ayrılmalarını kabul etti. [19]
Nihayet 11 Mart 1870’de (8 Zilhicce 1286) 11 maddeden oluşan “Bulgar Eksarhlığı Fermanı” kabul edildi.[20] Buna karşı çıkan Rum Patrikhanesi; 5 Nisan 1870’de bir mazbata ile itiraz etti ve Padişah fermanına rağmen Bulgar Eksarhlığı’nın kurulmasına karşı çıktı ve uzun süren yazışmalar, itirazlar süreci yaşandı. Ferman bu süre içinde yürürlüğe giremedi. Sonunda Sultan Abdülaziz’in izniyle 6 Mart 1872’de (25 Zilhicce 1288) Vidin Metropoliti Antim Efendi ilk Bulgar Eksarhı olarak seçildi. Bütün illerde bulunan Bulgarlar padişaha şükran mektupları göndermeye başladılar. Rum Dini Meclisi 10-24 ve 28 Eylül 1872 tarihlerinde yaptıkları üç oturum neticesinde padişah fermanına rağmen tüm Bulgarları aforoz etti.[21]
1877’de, Rusya’nın Osmanlıya savaş ilan etmesi Eksarh Antim’in gözden düşmesine neden oldu. Şüpheli kişilerle görüştüğü saptandı ve azledildi. 6 Mayıs 1877’de yapılan seçimle ikinci Eksarh olarak sarayın itimat ettiği Lofça Metropoliti (Lazar Yovçev 1840 -1915) Yosif Eksarh seçildi ve kendisine Birinci Rütbe Mecidi Nişanı verildi.[22]
Görkemli bir kilise inşa etme fikri ise bu geçen süre içinde düşünce bazında kalacak ve ancak 1877’de Bulgar Prensliği’nin kurulmasından sonra tekrar ivme kazanacaktır. Bulgar Prensliği’nin kuruluşundan sonra, 1878’de yarım kalan kilisenin bitirilmesi için ciddi girişimlere tekrar başlandı. Bu girişimler ancak Aralık 1887’de sonuçlandı ve prenslik kilise yapımına devam edilmesi için gereken izni verdi ayrıca inşaatın devamı için gereken kaynak da sağlandı. Rusya da yapılacak bu kilise için altı adet çan hediye etti.[23]
Eksarh 1.Yosif, 20 Mayıs 1889’da (20 Ramazan 1306) saraya tekrar müracaat ederek kilisenin yapımına devam edilmesi için gereken izni aldı. Projeler ünlü Ermeni mimar Josef (Hovsep) Aznavur tarafından yapılmıştır. Uzun arayışlardan sonra varılan sonuca göre kilise Avusturya’da Vagner Firması’na yaptırılmış tamamen sökülebilir özelliği olan bu kilise evvela firmanın bahçesine kurulmuş ve bilahare sökülerek İstanbul’a nakledilerek bir kez daha burada monte edilmiştir. Haliç’te demirden inşa edilen Aziz Stefan (Sveti Stefan) Kilisesi birçok mimari özelliğinin yanı sıra Osmanlı toprakları üzerindeki ilk prefabrik yapı olma özelliğini de taşır.[24]
Başbakanlık Arşiv Belgeleri’ne göre; Sveti Stefan Kilisesinin açılış günü 20 Eylül 1898’dir. 1290 Kilisenin açılış töreni ile ilgili olarak birçok Başbakanlık Arşiv Belgesi bulunmaktadır. Alınan istihbarat bilgilerine göre, açılış esnasında bazı Rumların taşkınlık yapabilecekleri ve bunun şehrin asayişini bozacağı ve bunun için önlem alınması defalarca saraya iletilmiştir. Bu nedenle Balkanlardan gelecek Bulgarların engellenmesi ve gelen kişi sayısının sınırlı tutulması için resmi görevlilerce saraya tavsiyelerde bulunulmuştur. Bu belgelerden birisi ise taşıdığı imzalar nedeniyle ayrı bir önem taşır. 7 Eylül 1898 tarihli bu belgenin altında Şurayı Devlet Reisi, tüm nazırlar ve Şeyhülislam ile müsteşarların imzaları bulunmaktadır. Belgeden bazı alıntılar şöyledir:
“Rumlarla Bulgarların mezhepçe olan ihtilafları malumdur. İnzibatı ihlal edebilecek bazı münasebetsizlikler vukuuna ihtimal vardır (...) Bulgarların nakline muvafakat olunmamasının şimendüfer kumpanyalarına tebliğine...” [25]
DEVAM EDECEK…
[1] Halil İnalcık, Tanzimat ve Bulgar Meselesi, Ankara 1943, s.20 Türk Tarih Kurumu Basımevi
[2] Adı geçen el yazmasından tercüme. Halil İnalcık da “Tanzimat ve Bulgar Meselesi” adlı basılmış doktora tezinde yaklaşık aynı kelimeler ile ve N.Stanef’in “Geschicte der Bulgaren” 1917 tarihli eserinden alıntı yaparak bu bölümü vermiştir.
[3] Bu el yazması; 13 Eylül 1996’da kimliği belirsiz bir kişi tarafından çalınarak, Bulgar Ulusal Müzesi’ne verildi. Bunun üzerine Zoğraf Manastırı’nda kütüphane görevlisi keşiş Pahomiy yargılanmaya başladı. Bulgar Ulusal Müzesi bu kitabı hiçbir surette geri vermeyeceğini açıkladı. Yunanistan’da çıkan “Yeni Makedonya Gazetesi” bu kitap duruşmadan evvel geri gelmezse tüm Bulgar keşişlerin kovulabileceğini ve mahkûm olabileceklerini yazdı. Rum Patriği Bartholomeos’un keşişleri sürgün edebileceğini haberleri çıktı. Bulgar Sen Sinodu kitabı geri vermek üzere harekete geçti ve çok tepki aldı. (16 Aralık 1996 Trud Gazetesi Sofya) Sonunda kitap geri verildi. Bu arada kitabın elimizde de bulunan kopyaları alınabildi. Bir duyuma göre kitabın aslının geri verilmeyip çok iyi bir taklidinin verildiği ve aslının Sofya’da bir kasada saklandığı şeklindedir. Kitabın mikro filmleri Bojidar Çipof arşivinde mevcuttur.
[4] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bulgaristan İradeleri, No:18, Lef 1. Eksarh Yosif 1889 yılında aynı yere yeni bir kilise yapımı için müsaade için Babıâli’ye müracaatta, bu müsaadenin 8-17 Ekim 1849’da (Evahir-i Zilkade 1265) verildiğini belirtmektedir.
[5] Pars Tuğlacı, Bulgaristan ve Türk Bulgar İlişkileri, İstanbul 1984 s.67
[6] Tsarigratski Vesnik (İstanbul Gazetesi) 24 Kasım 1856 Sayı:304 Fener’de, Metoh binasının altında basılan ilk Bulgar gazetelerinden biri. Bu matbaanın kalıntıları halen Metoh binasının altındadır. Fakat yol asfaltının birçok defa üst üste atılması sebebiyle bu bölümün kapısı artık kapanmıştır ve içeriye girilememektedir. Yoldan eğilerek bakıldığında matbaanın kalıntıları görülmektedir.
[7] Tsarigratski Vesnik, 24 Aralık 1856, Sayı:309
[8] Tsarigratski Vesnik, 16 Şubat 1857, Sayı:316
[9] Tsarigratski Vesnik, 16 Şubat 1857, Sayı:316
[10] Tsarigratski Vesnik, 23 Mart 1857, Sayı:321
[11] Tsarigratski Vesnik, 30 Mart 1857, Sayı:322
[12] Tsarigratski Vesnik, 13 Nisan 1857, Sayı:324
[13] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bİ, No:876, Lef 7.
[14] Hasan Kuruyazıcı, Mete Tapan, Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, İstanbul 1998, s. 21 Yapı Kredi Yayınları
[15] Hasan Kuruyazıcı, Mete Tapan, a.g.e., s. 23
[16] Pars Tuğlacı, , a.g.e., s.70
[17] Aşkın Koyuncu, Bulgar Eksarhlığı Çanakkale 1998, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi. S.74
[18] Aşkın Koyuncu, a.g.e. BOA, Düvel-i Ecnebi Defteri, Bulgaristan Berat Defteri, sayfa 1 hüküm 1 ve BOA, Bİ, No:104’den naklen.
[19] Aşkın Koyuncu, a.g.e. BOA, Bİ, No:104’den naklen.
[20] Başbakanlık, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 14 Kasım 1996 tarihli Bojidar Çipof’a hitaben verilen cevabi mektuptan alıntı
[21] Bulgar Patrikhanesi Arşivi Müdürü Dr. Hristo Temelski’nin, 1870 shizması ve Bulgar Eksarhlığı’nın kuruluşu ile ilgili olarak Bojidar Çipof’a hazırladığı çalışmadan alıntı.
[22] Aşkın Koyuncu, a.g.e. BOA İrade-Hariciye, No:16616 ve 166637’den naklen
[23] Bulgar Eksarhı 1. Yosif’in günlüğü (Eksarh Yosif 1, Dnevnik) Günlüğün tıpkıbasımı ve güncel Bulgarca ile tercümesi birlikte basılmıştır. Sofya 1992, s.216
[24] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bİ, No:876, Lef 13
Posted at 10:36 PM in Bojidar Çipof Yazıları | Permalink
Technorati Tags: bartholomeos, Bojidar, Bojidar Çipof, bujidar, cipof, eksarhlık, ekümenik, kin kapısı, Lozan, patrikhane, rum patrikhanesi, sveti stefan, Türkçe, Çipof, çarmıh, çarmıha gerilmek
Yaşadığımız Dünya’daki hiç bir ayrıntı önemsiz değildir. Yaşamda da bu bağlamda önemi olmayan hiçbir ayrıntı yoktur ve her şey birer gerçektir ve her şey de fevkalâde önemlidir…
Tüm; “tüm” gerçekliliği ile ayrıntılardan oluşur. Yaşamak da zaten bir “tüm“dür ve yaşananların tümü birer gerçektir. Yaşanan anlar, bu anlarda olanlar, yaşanan ilişkiler ve bu ilişkilerin detayları, yaşarken kazanılan edinimler, velhasıl yaşamın tüm detayları gerçektir ve tümü ile de hepsi çok önemlidir.
Mükemmellik de bu bağlamda bir ayrıntılar yumağıdır. İçinde bulunduğumuz doğa, ayrıntılarla dolu bir mükemmelliktir. İnsanoğlu belki önemsemez/önemseyemez ama her canlı zaten kendi için çok önemlidir. Çünkü başta yaşam çok önemlidir ve her canlı evvelâ farklı şekillerde yaşam mücadelesi vermektedir...
Dünya’da yaşayan en mükemmel organizma; bu yazımızın ana konusu olan “insan”dır…
İnsan bedenini oluşturan parçalardan, acı duymadan kesip atabileceğimiz bir parça var mı? Ya da işlevi olmayan bir uzuv… Mesela apandisit için halk arasında işlevi olmayan ya da bir işe yaramayan bir uzuv denir. Burada haddimizi aşmamak için tıbbi bir tanımlama yapmayacağız ama bu tam olarak gerçeği yansıtmayan bir söylemdir. İnsan bedeninde işe yaramayan ve ağrımayacak hiçbir parça yoktur. Hani şu halk sözünü bir anımsayalım: “Nerem ağrıyorsa canım oradadır.”
İnsan da diğer canlılar gibi tek bir bütünü oluşturan parçalardan oluşmuştur ve insanın bedenini oluşturan bu parçaların tümü de çok önemlidir. Bu tümceyi, Dünya’daki en mükemmel ayrıntılar yumağı; insan bedenidir şeklinde de söyleyebiliriz. Tabi, bu parçaların bir de sürekli uyum içinde olması gerekir ki yaşayan her canlıda bunun mükemmelliğini görmek kabildir. Çünkü ancak bu mükemmellik içinde ve uyumla çalışan parçaların bileşkesi ile ortaya bir canlı varlık çıkar.
Biz yazımızın buradan sonrasında, tüm canlılara atıfta bulunmayı bir kenara bırakarak en mükemmel organizmayı, düşünen, seven, ağlayan hülasa olarak iyi ya da kötü içinde bir ruh taşıyan “insan”ı irdeleyelim ve “yaşam” dediğimizde de insan yaşamını kast edelim…
Tüm’ün güzelliği ve önemliliğini nasıl ki ayrıntılar sağlar ise yaşamda da her olay, olgu, edinim ve davranış insan için çok önemlidir. İnsan nasıl ki tek başına yaşamayan ve kısaca “toplum” olarak tanımladığımız bir ortamda yaşıyorsa, bu toplumun süreğenliğini sağlayan unsur da “ilişkiler”dir. İnsanın yaşaması için gereken tüm ihtiyaçlarını, sosyal ve aile ortamlarında bulunmasını sağlayan ve ailesi ve diğer bireylerle bir arada olmasını sağlayan unsur/unsurlar da farklı tanımlamalar ile ve farklı davranış şekilleri ile olmakla birlikte buna yapılacak tanımlama tekdir. “İlişki”…
Bu nedenle, ilişkilerdeki her husus çok önemlidir. Karşıdaki, iletişimdeki, etkileşimdeki, sosyal ve aile birlikteliklerindeki her bireye yönelik, her davranış ilişki ile sağlanmaktadır/tanımlanmaktadır…
Şimdi yazımızın başındaki, “Yaşadığımız Dünya’daki hiç bir şey önemsiz değildir ve hiçbir ayrıntı da önemsiz olamaz.” sözünden ilerleyelim…
Bir ilişki ancak tüm ayrıntıları ile bir “tüm”dür...
Bir ilişki; içinde, içinde sevgi de olan bir kadın/erkek ilişkisini de barındırıyorsa, bu çok daha önemlidir. Zira Dünya’nın devinimi için diğer canlılarda da olduğu gibi devinime gereksinim bulunur. Ve “insan”ın devinimi sağlayacak tek unsur da “kadın/erkek ilişkisi”dir.
Sürekli tekrar oluyor ama ilişkilerdeki tüm ayrıntılar çok önemlidir. Ayrıntıların bir kısmını önemsiz sayan taraf, diğer tarafa karşı ya duyarsızdır, ya bencildir ya da “aldığı ile yetinen”dir.
Kısaca; “önemsemeyen”dir…
Ayrıntıların önemsenmemesini, önemsemeyen taraf için “hoşgörülü” olarak tanımlamak yanlış olur. Burada tabi ki insanın doğasında bulunan, “hata yapma” olasılığı karşısında, hatanın kabul edilebilirliği ile doğru orantılı olarak taraflardan birinin “hoşgören” olmasına karşı bir kavram yaratılmamaktadır…
İlişkinin süresince -ki bu çok zaman bir hayat arkadaşlığı şeklindedir- taraflardan birinin zaman zaman “hoşgören” olması gerekecektir. Burada hoşgörenin, hoşgörülene karşı olan “kabul edilen hata payı” sevgi ya da aşkı ile doğru orantılı olarak değişecektir ve tabi ki temennimiz insanın mümkün olduğunca hatasız ve hoşgörülmeye gereksinim duymadan bir ilişkiyi sürdürmesidir.
Taraflardan birinin sıkça hoşgörülmesi, hoşgörenin sıkça hoşgörmek zorunda kalmasına şu nedenler etki eder:
Bazen fazla sevmek ve kaybetmek korkusu,
Bazen feodal bir yapının sosyal korkusu,
Acı ama çok zaman da maddi olanaklara sahip olmamaktan ya da maddi olanakların fazlalığı.
--------------------------
Yazar gördü ki tümceler kendi içinde dönüp durmaya başladı ve hep aynı yere çıkıyor!
Ve dedi ki “bu yazıyı daha fazla uzatmayayım”…
Yine yazarın “bence” tanımlaması ile “yaşamda hiçbir şey önemsiz bir ayrıntı değildir. İlişkilerde de hiçbir ayrıntı önemsiz olamaz”…
Unutmayalım ki Dünya; “Neden” ve “Niçin” dönüyor?
Ve her ayrıntının da bir “Neden”i ve bir “Niçin”i var!
Yani ayrıntılar haylice…
Bojidar Çipof
9 Nisan 2012 03.30 Yeşilköy
SONUÇ:
Ezoterik, içlek bir dernek olan masonluk hakkındaki yazılar, daima ilgi çeker. Mason olmayanların toplama bilgi ile masonları anlatması ne kadar zor ise mason olanların da “içlek” ya da “kapalı” olan bu sisteme olan “söz”leri ya da “suskunluk yemin”leri gereği bu eksikliği doldurmaları mümkün görünmüyor.
Ağustos 2010’da çıkan “Patrikhane ile Mücadelem” adlı kitabımızda; Türkiye’deki ve Bulgaristan’daki masonların nasıl Rum Patrikhanesi menfaatleri doğrultusunda kullanıldığı ile ilgili bir bölüm de yazdık. Kitabın bahsi geçen bölümünde; bu makalemizde açıklanan masonik yapılanma da kısa olarak yer almaktadır. Bu makale içeriğinde belirttiğimiz gibi inançlarımızla bağdaşmadığı nedeniyle 2004’de masonluktan istifa etmiştik. İstifamızın nedenleri arasında, masonların Rum Patrikhanesi menfaatleri doğrultusunda, masonluk sanlarını kullanarak çalışmaları da vardı.
Sıkça sorulan sorulardan biri olan masonluktan ayrılmak hususu için şunları söyleyebiliriz: Günümüzde masonluk, bizde ve Dünya’da gizli bir oluşum değil, kapalı bir oluşumdur ve resmen kurulmuş bir dernek tarafından yönetilir. Girildiği gibi ayrılmak da yasal olarak mümkündür.
Yine sıkça sorulan bir husus da kökünün nerede olduğudur. Masonluk, “Lions” ve “Rotary” kulüpleri gibi yönetimsel olarak kökü dışarıda olan ve Lions örneğindeki gibi merkezi Amerika’da olan bir dernek değildir. Masonluk; her ülkede ulusaldır ve kendi içinde özerktir. Dünya’daki diğer ülkelerin masonlukları ile arasındaki ilgi ise karşılıklı “tanınma”dır. Genel felsefede, masonik davranış biçimlerinde tabi ki ortak paydalar çoktur ama idari açıdan farklı ülkelerin mason oluşumları birbirlerine bağlı değildirler.
Masonluk; Türkiye tarihinde iki kez ülke menfaatlerinin aksine önemli ölçüde zarar vermiştir. Bunlardan ilki 1814 yılında masonik yapılanma ile kurulan “Etniki Eterya” gizli Yunan teşkilâtıdır. Bu gizli teşkilât, 3 Yunanlı mason tarafından Rus Çarı’nın Odessa’daki (Şu anda Ukrayna’nın bir kentidir) yazlık sarayında kurulmuştur. 1821’e gelindiğinde; Yunan mili ülküsü olan “Megali İdea”nın da başlangıcı sayılan bir süreç başladı. İstanbul’u ele geçirmek ve Konstantinopolis yapmak için Patrikhaneyi merkez yapıp teşkilâtlandılar. Padişah’ın durumu anlaması üzerine Rum Patrikhane’si basıldı ve sahte Yeniçeri giysileri ile çok sayıda silahı ele geçirildi ve ardından Rum Patriği, bu gün hâlâ “Kin Kapısı” olarak nitelenen Patrikhane’nin ana kapısında asıldı.
Masonluğun Türkiye’ye verdiği bir başka önemli zarar da bugün hâlâ bir fenomen olan “İttihat ve Terakki” dönemindedir. İttihat ve Terakki mensuplarının önemli kısmının aynı anda mason da olduğunu önceki bölümlerde vurguladık.
Selanik’teki mason localarının bir kısmında Yunanlı masonlar da yuvalanmışlardı ve İstanbul ile Anadolu’nun bir parçasını Yunanistan’a katmak için çalışmaktaydılar. Bu gizli faaliyetlerini de mason locaları ile kamufle ediyorlardı. Osmanlı masonlarının ülkeyi satmak gibi bir “hıyanet” içinde olmadıklarını ama “kardeş” diye andıkları Yunanlı masonlara karşı “gaflet” içinde olduklarını söyleyebiliriz. İzmir’in Yunanlılarca işgalindeki başarıda ise Yunanlı masonlar ve onların dış ilişkileri de erkendir…
Masonların bir deyişi var! “Masonluk Hiçbir Yerde, Masonlar Her Yerde.”
Bu deyiş sanırız ki ana felsefeyi de yansıtmaktadır… Masonluk gerçekten üyelerine kötülük öğütlemez ve yaptırmaz ama ülkelerin önemli yerlerinde görevde olanlar masonlardır…
Başta İngiltere ve Fransa’nın Dünya üzerindeki müstemlekelerinin bulunduğu tarih diliminde o ülkelere ilk gidenler masonlardı. Masonluk adına değildi bu gidişler belki ama sözün dediği gibi “…Masonlar Her Yerde.”ydi.
Mesela, İtalya’da geçen yıllarda bir “P2 Locası” (Propaganda Due) skandalı patlak vermişti. Masonların oluşturduğu bir grup, aralarına üst düzey bürokratları, askerleri ve tepe yöneticilerini alarak ve mason derneği ile ilgisi olmayan bir suç örgütü kurmuşlardı. İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonu P2 Skandalı’nın ardından başlamıştır.
Türkiye’deki masonlar geçmiş masonik tarihin paylaşımında anlaşamazlar. 1909’da kurulan Büyük Loca’nın günümüzdeki devamı “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”dır. Liberal görüş olan “Özgür Masonlar Büyük Locası” ise 1966’da kurulmuştur. Bu tarihsel süreci önceki bölümlerde yazdık.
Tarihsel süreç içinde ilk büyük locanın devamı; bugün muhafazakâr olarak tanımlanan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”dır. Bu tabi ki aynı karından 1965’te çıkmış olan “Özgür Masonlar Büyük Locası’nın da bu tarihi sahiplenmesini önleyemez. Geçmiş bölümlerde yazdık ki bu gün “Suprem Konsey” adı ile çalışan liberal kanatın 33.ler Konseyi; yani 4-33. Dereceleri yöneten dernek; 1935’te yasal olarak kapatılmamıştır ve 1861’den süregelen bir tarihin devamıdır. Tabi ki bu da yukarıda yazdığımız iki büyük locanın da geçmiş tarihi sahiplenmesini önlemeyeceği gibi, 1967’de kurulmuş olan muhafazakâr derneğin üyelerinin kurduğu 33.ler Konseyi’nin de bu tarihi sahiplenmesini önleyemez.
Dünya’ca ünlü bir mason/yazar olan “Roger Boncard”ın 1979’da yazdığı “Manuel Maçonnique du Rite Ecossais et Accepte” adlı kitaptaki şu ifadeler, Türkiye’deki bu tarihin paylaşılması/sahiplenilmesi ikilemini gözler önüne sermeye yeter:
“Türkiye’de “Suprem Konsey” oluşturan üyelerin büyük çoğunluğu; Türkiye Büyük Locası bünyesinden ayrıldılar. Fakat Suprem Konsey tek ve tanınmış olarak devam etti ve tüm patent ve arşivlerini korudu. 1861’de yasal olarak kurulmuş olan Suprem Konsey; günümüzde de (1979) etkinliklerini aynen sürdürüyor. Ancak 1967’den itibaren Amerika Suprem Konseyi’nin baskılarıyla bazı suprem konseyler ve Amerika Suprem Konseyi tarafından 8 Aralık 1967’de kurdurulan “Türkiye İçin Suprem Konsey”i tanıdılar. Eski Türkiye Suprem Konseyi üyelerini 1909’da kurulmuş olan “Türkiye Büyük Locası”ndan aldı Ancak 1965’te isim değişikliği yapıldı.”
Dinsel açıdan ya da Allah’a inanma yönünden her iki tarafa bakıldığında tarafımızca şu tespitler yapılmaktadır:
Liberal tanımlamasında olan ve inançlı ya da inançsız herkese kapılarını açan “Özgür Masonlar Büyük Locası” ve o grubun “Suprem Konsey”i çok fazla 1965’ten sonraki ilk büyük üstadları olan “Orhan Hançerlioğlu” ve arkadaşlarının etkisinde kalmıştır. Bu topluluktaki bakış açısı irdelendiğinde “ateizm”e doğru bir mehil olduğu görünmektedir ve “Evrenin Ulu Mimarı” kavramı da söylemdeki ve eylemdeki farklılıktan ötürü havada kalmaktadır.
Liberal Masonlukta kullanılan ve derneğe girişte kişinin “vicdan”ı ile özdeşleştirildiği vurgulanan, “Ant Kürsüsü” üzerindeki ve içinde hiçbir yazı olmayan “Beyaz Kitap” için zaman geçtikçe ve üyenin dereceleri arttıkça başka bir anlam yüklendiği gözlenir. Zira girişte üyeyi düşüncede tamamen “özgür” bırakan ve kendi vicdanı ile baş başa kalacağını zanneden üyenin kafası süreç içinde başka düşüncelerle doldurulur ve yönlendirilir. Orhan Hançerlioğlu olmak üzere 1966 yapılanmasında ya da daha sonraki süreçte rol alan, öne çıkan birkaç “inançsız” masonun yerleştirdiği fikirler bu camiada egemendir. 4. Dereceden ilerleyerek üste çıktıkça ise “Bilimsellik Doğmasi” ile karşılaşılır ve bu düşünce “Tanrıtanımazlık” ile bütünleşir.
Muhafazakâr tanımlamasında olan ve “ehli kitap” olmayanları, “ruhun ölümsüzlüğüne” inanmayanları üyeliğe kabul etmediğini beyan eden “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”nda ise “Ant Kürsüsü” üzerinde Kuranı Kerim, İncil ve Tevrat yani üç kitap bulunur. Ant içen inandığı kitaba elini koyarak yemin eder. Burada da 4. Dereceden ilerleyerek üste çıktıkça, Allah’la özdeşleştirilmeye çalışılan “Evrenin Ulu Mimarı” kavramı öne çıkmaktadır.
Aslında her iki dernekte de “Evrenin Ulu Mimarı”nın tam olarak neyi tanımladığı hususu havadadır ve “söylem ile eylem” farklılığı vardır. Kimilerine göre “Allah” kimilerine göre ise “Kosmos”dan başlayarak bir yerlere vardırılan bir inançsızlık ve doğal olarak ortaya çıkan “ikilem” her iki toplulukta süregelmektedir…
Bu bağlamda; her iki dernekteki üyelerin ortak bir tepkisi, dereceleri almanın “huşusu” ile doğru orantılıdır. Ve her iki dernekte; “inanç” ve “Allah” kavramı üzerinde farlı şekillerde “suskunluk” hatta “takiyye” de denebilecek davranışlar görünmektedir. Dünya’nın her yerinde görülen bir başka dışavurum ise “Ben masonum.” demenin yani “rozet masonluğu”nun çok kişiye iyi geldiği ve bunu bir prestij olarak kullandıklarıdır.
Geçmiş bölümlerde, masonluğun felsefesinin 30. Derecede bittiğini ve 31,32 ve 33 derecelerin idari derecekler olduğunu yazdık. Her iki mason derneğinin 30. Derece uygulamasını biraz irdeleyerek, var olan Allah inancı ile masonluktaki inanç sistemini karşılaştırmak istiyoruz.
30. dereceye yükselme töreninde, üzerinde bir haç bulunan bir bayrak törenin devamında yere atılarak yükselecek adaydan bunu çiğneyerek yürümesi ve yedi basamaklı bir merdivene çıkması beklenir. Liberal düşüncede olan mason derneğinde bunu bilimsellikle çıkılan 7 basamaktan sonra “Bilimsellik” dışında hiç bir gerçek bulunmayışını benimsemek için yaparlar.
Muhafazakâr düşüncede olan diğer mason derneğinde ise 30. derece açıklamalarını kaleme alan “Sahir Erman” bu derecede çıkılan ve inilen yedişer basamak için yazdığı kitapçıkta kısaca şunları vurgulamış:
“Evvelâ yedi fazilet ile çıkılarak varılan üst noktada “Allah” sevgisi ile bütünleşmek ve Allah sevgisi ile dolu olarak yedi ilmi alarak aşağıya inmek…”
Bu mason derneğindeki görüşü irdelediğimizde şu görüşü ortaya koyarlar: Çiğnenen bayraktaki haç; “Hıristiyan Haçı” değildir. Bu haç; Töton Şövalyeleri'nin simgesidir ve hiç bir surette bir inancı ve bir inancın çiğnenmesini simgelemez. Bu konunun “Neden sadece Hıristiyan simgesi çiğneniyor?” şeklinde çok tartışılan bir husus olduğunu vurgulamak gereklidir.
Masonluğun 1721’de İngiltere’deki yapılanmasından sonra anayasasının ve tüzüklerinin oluşturulduğunu ve o tarihlerde sadece Hıristiyan masonların var olduğunu göz önüne alırsak çok alışkanlıkların ve tören şekillerinin Hıristiyani olduğu görülür. Geçen yüzyıla kadar masonluğa zaten Yahudi ve beyaz olmayan da alınmazdı. Bu durumda 30. Derecede çiğnenen bayrağın Hıristiyan haçı simgesinde çiğnenen inançtır…
Türkiye’deki masonlukta “Süleyman Demirel“ hadisesi de çok merak edilir. Süleyman Demirel, Ankara Bilgi Locası’nda mason olmuştur. Siyasi bir partiye genel başkan olma sürecindeyken de siyasi rakiplerinin kendisine “Masondur” dememeleri için, mason derneğinden, mason olmadığına dair bir belge istemiş ve o zaman Büyük Üstad yardımcısı olan “Necdet Egeran” tarafından bu belge kendisine sağlanmıştır. 1965 yılındaki masonların bölünmesini Süleyman Demirel’e bağlayanlar çoktur. Ancak yazımızın içinde esas sorunun İngiltere tarafından da tanınma arzusunda olan ve Türk Masonluğu’nu “düzensiz” sayanlar yaratmıştır ve bu kişilerin Demirel hadisesini çok iyi kullanıldığı da bir gerçektir.
Çok sorulan, merak edilen bir başka husus da “Atatürk”ün mason olup olmadığıdır. Atatürk mason değildir…
Masonlar bunu doğrulamak adına senaryolar dahi oluşturmuşlar, Ulu Önder’i mason olarak tanıtmak için çaba sarf etmişlerdir. Toplumdaki aşırı Atatürk karşıtları ise Atatürk’e mason diyerek onu karalamak istemişlerdir.
Atatürk’ün mason olmadığını verilerle açıklamak için sadece bu konuda ve uzunca bir makale, hatta kitap yazmak gerekir. Atatürk’ün etrafında çok mason olmuştur, bu doğrudur ama o dönem zaten siyasilerin ve bürokratların bir bölümü masondur. Atatürk’ün mason olmadığı ile ilgili en büyük delil ya da karine arşivimizde, bulunan Atatürk’ün özel kalem ve arşiv müdürü olarak yanında uzun zaman görev yapmış, 33 dereceli bir mason “Necmettin Sahir Silan”ın, iki masonla birlikte yaptığı ve kasete alınmış bir sohbetteki ifadelerdir.
Merak edilen bir konu olan “Masonluk” hakkında bu makale dizisini yazdık. Sonuç bölümündeki anlaşılmayan hususları anlamak için yazı dizimizi baştan itibaren okumak gerekir.
Bu yazı dizimizin, masonları tatmin etmeyeceğini zira yazımızda masonları övmediğimizi belirttik… Bu yazı dizimizin mason karşıtlarını da tatmin etmeyeceğini zira masonlara küfür etmediğimizi de belirttik… Hoşnut olmayan bir taraf olursa ve bu taraf hangisi ise şunu söylemek isteriz: Tarih gerçekleri çarpıtmadan ortaya koyan bilim dalıdır. Şahsi yorumlarımızı sadece son bölüm olan “Sonuç” kısmında ortaya koyduk.
Daha çok soru sorulabilir… Belki bir kitapta, çok daha fazla ve açıklayıcı sayfalarda bunları sizlere sunma olanağını buluruz…
SON
http://www.ilk-kursun.com/haber/100989
http://www.bagimsizmedya.com/turkiyede-masonluk-tarihi-5
Posted at 11:45 PM in Bojidar Çipof Yazıları | Permalink
Technorati Tags: bartholomeos, Bojidar, bojidar cipof, Bojidar Çipof, ekümenik, etniki eterya, filiki eterya, kin kapısı, Mason, Masonluk, megali idea, osmanlı, patrikhane, rum patrikhanesi, türk, yunan, Çipof
Posted at 05:20 PM in Bojidar Çipof Yazıları | Permalink
Technorati Tags: Bojidar, bojidar cipof, Bojidar Çipof, Mason, Masonluk, osmanlı, türk, Çipof
1925 yılında itibaren masonluğa karşı Türkiye’de tepkilerin başladığı gözlenir. Mason olma üzere müracaat eden fakat masonluğa uygun görülmeyen eski Adliye Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, o dönemde kapatılmaya uğraşılan tekke ve zaviyelerle birlikte masonluğu da kapattırmak için çaba harcıyordu. Dönemin güçlü siyasetçilerinden Şükrü Saraçoğlu ve Fevzi Çakmak da masonluk hakkında olumsuz düşüncelere sahiptiler ve Meclis’te sık sık masonluğa karşı konuşmalar yapmaktaydılar. Buna karşı masonlar da mecliste fevkalade güçlüydüler. Zira CHP’nin ağır toplarından mason olan çok milletvekili vardı.
1927’de Atatürk’!ün de hazır bulunduğu bir meclis oturumunda Mahmut Esat Bozkurt söz alarak mason localarının kapatılması talebini çok ağır ifadelerle ortaya koydu. Bunun üzerine Atatürk’ün Mahmut Esat Bozkurt’a, bu ifadelerin bazı vekil arkadaşları rencide edip etmediğini sorduğu (masonlarca) rivayet edilir. Bu konu hakkında, (kaynak olarak masonlara dayandırılarak) Tarih Dünyası Dergisi’nde de (1964) bir yazı çıkmıştır.
1930 ila 35 arasında Türk Masonluğu içinde kavgalar ve garip olaylar oldu. Masonlar kendi içlerinde farklı nedenlerle çatışmaya girdiler. Bu dönemde gelişen “Azim Locası Hadisesi” dahi tek başına ele alınması gereken ve CHP’li siyasetçilerin direk rol aldığı bir olaydır. Masonluktaki 1930 ve 1935 olayları tek başına irdelenmesi gereken tarih kesitleridir. Zira bu olaylar sadece masonluk açısından değil mason olan milletvekillerinin de rol aldığı ve Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ile ilgili hususlardır. Bu makale dizimizde 1930 ila 1935 arasındaki gelişmeleri ancak kısaca ve sathi olarak irdeleyebildik…
Eylül 1932’de İstanbul’da uluslararası bir konvan (masonik genel toplantı) toplandı. Bu toplantı gazetelerde çok fazla yer aldı hatta masonlar için övgü ile bahsedildi. Bu toplantı esnasında bir şehir hatları vapuru kiralandı ve iki yanına insan boyunda mason amblemi kondu ve bu şekilde masonlar bir Boğaz turu yaptılar. Bu Boğaz turu gazetelerde ön sayfalarda yer aldı ve Dünya’nın farklı ülkelerinden gelen mümtaz şahsiyetlerin Türkiye’de toplandığına vurgu yapıldı. Medyanın, masonları fazlasıyla sempatik ve de çok önemli, mümtaz bir topluluk olarak gösterdiğini vurgulamak gerekir. Bu konvan açılışı ile ilgili Atatürk’e konvana katılanlar tarafından gönderilen bir telgrafa Atatürk kısa bir yanıt vermiştir.
1935’te tekke ve zaviyelerle birlikte masonluk da kapandı/kapatıldı…
Çeşitli kaynaklarda masonluk için, “1935 yılında masonluk uykuya yattı ya da Atatürk masonluğu kapattı” şeklinde farklı görüşler bulunur. Mason karşıtları, masonluğun kapatılmasının, Atatürk’ün masonluğa olan olumsuz yaklaşımı olarak yorumlarlar. Öte yandan masonlar ise Atatürk’ün masonlara çok iyi gözle baktığını hatta bir zamanlar mason olduğunu ortaya koyarlar. Atatürk’ün mason olduğu şeklinde tabi ki bir bulgu ve belge yoktur ama masonlar da Atatürk’ün yakın çevresinde çok sayıda mason bulunmasından yola çıkarak bu söylemlerini (hâlâ) ispata çalışırlar.
Şuna da bir vurgu yapmak gerekiyor: İttihat ve Terakki’nin içinde çok sayıda mason vardı ve 1909 reorganizasyonunda da bu masonlar rol oynadılar. Osmanlı’nın son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Türk siyasi hayatında ve bürokraside en üst mevkilerde masonlar da vardı…
Ve tabi bunlar doğal olarak Atatürk’ün de yakın çevresinde bulunan kişilerdi. Örneğin özel doktoru ve aynı zamanda 33 Dereceli bir mason olan “Mim Kemal Öke”nin kaleme aldığı “Hür Masonluk Tarihi” adlı kitapta şu ifade yer almaktadır:
“Tatil hadisesi sırasında, Başvekil ve Cumhurreisi’nin, mason teşekkülüne karşı tutumları pasif bir mahiyette idi. Hatta akdemce İstanbul’da toplanan ve memleketlerinde ehemmiyetli mevki sahibi birçok ecnebi şahsiyetin, misafireten bulundukları sırada onlara karşı da iyi nazarlarını belirtmişlerdi. Tatil darbesinde de bu zevat ister istemez pasif durumda kalmışlardı. Darbenin hazırlayıcıları başka ve malum şahsiyetlerdir.”
Paragrafın özünde, bir yandan Atatürk ve çevresinin masonlara karşı pasif ya da negatif duruşuna vurgu yapılmakta ama öte yandan da 1932 Konvanı’nda masonlardan gelen telgrafa verdiği yanıta da vurgu yapılarak pozitif bir olgu yaratılmak istenmektedir. 1932’deki telgrafa verdiği tek cümlelik teşekkür yanıtı, masonlarca çok önemli sayılmakta birçok yayında, masonik kaynakta vurgu yapılmaktadır. Ancak paragraf sonunda “Darbenin hazırlayıcıları başka ve malum şahsiyetlerdir.” Söyleminin ise yaratılmak istenen bir komplo teorisi ile bağdaştırılmak istendiği anlaşılıyor! Fakat ne bahsi geçen kitapta, ne bu paragraf öncesinde ve sonraki kısımlarında “başka ve malum şahsiyetlerdir” sözleri ile Mim Kemal Öke’nin ne kast ettiği anlaşılamamaktadır.
Yukarıda, “1935’te tekke ve zaviyelerle birlikte masonluk da kapandı/kapatıldı…” dedik. Bu yazı dizimizin başında açıkladığımız gibi masonluk sonuçta yasal kurulmuş bir dernektir ve yasal bir derneğin de yasal bir süreç ile kapatılması gerekir. Fakat 1935’te çok muğlâk işler yapıldı ve yasal bir süreç işletilmeden mason derneği kapatıldı.
(Çok sonraları bu yasal olmayan şekilde kapatılmak masonların işlerine fevkalade yarayacak ve eski gayrimenkullerine tekrar kavuşma fırsatına dönüşecektir… Buna sonraki bölümlerde yer vereceğiz…)
Uykuya yatış esnasında mason siyasetçilerden olan “İçişleri Bakanı Şükrü Kaya”nın çağrısı üzerine, aşağıda isimlerini verdiğimiz masonlar; Süprem Konsey Başkanı (Grand Komandör) “İsmail Hurşit”, Büyük Üstad “Muhittin Omay”, “Fuat Süreyya Paşa”, “Mustafa Hakkı Nalçacı” ve “Muhip Nihat Kuran” Ankara’ya geldiler. Ankara’da bulunan masonlardan da “Danıştay Başkanı Reşat Mimaroğlu”, “CHP Milletvekili Rasim Ferit” ve “Ankara Valisi Nevzat Tandoğan”ın da katılımıyla bir toplantı yaptılar ve Mason Derneği’nin kapanma ya da uykuya yatırılması kararını o esnada Türkiye’nin sayılı siyasetçileri ve bürokratları olan bu kişiler kendi aralarında aldılar!
Şükrü Kaya’nın masonlara bu süreç ile ilgili olarak şu ifadeyi kullandığı masonik yayınlarda/kaynaklarda yer almaktadır:
“Bir müddetten beri masonluğa atfedilen çalışmaları Halk Evleri yapmaktadır. Zaten CHP’nin de bu doğrultuda alınmış kararı vardır ve hükümet bunu uygulamaya kararlıdır.”
9 Ekim 1935’te yukarıda isimleri verilen, sadece dokuz kişilik bir heyetin, geniş üye kitlesi olan bir derneği, genel kurul kararı olmadan nasıl kapattığı ya da kapatabildiği bu gün de hâlâ bir sırdır.
Kapatma ile ilgili, şu ifadenin yer aldığı, 12 Ekim tarihli, tek cümlelik bir genelge tüm localara gönderilmiştir:
“İlgili orundan aldığımız buyruk üzerine cemiyetimizin toplantıları yeni bir buyruğa kadar tatil edilmiştir.”
Bursa’daki locaya çekilen şu telgraf ise daha da kısaydı:
“Orada çalışmalara son veriniz. Tafsilat postadadır.”
10 Ekim 1935 tarihli Anadolu Ajansı’nda masonluğun kapatılması şöyle yer aldı:
“Türk Mason Cemiyeti, memleketimizde sosyal tekâmülü ve günden güne artan muazzam terakkilerini nazarı itibara alarak ve Türkiye Cumhuriyeti’nde hâkim olan demokratik ve cidden laik prensiplerin tatbikatından doğan iyilikleri müşahede ederek –bu hususta hiçbir baskı olmaksızın- çalışmalara nihayet vermeyi ve bütün mallarını memleketin sosyal ve kültürel kalkınmasında çalışan Halkevlerine teberruya muvafık görmüştür.”
Yukarıda da belirttik, 1935 yılı olayları için çok sorular var! Uykuya yatışın gerçek sebebi nedir? Bunların tam bir cevabı yok… Atatürk’ün çevresinde masonların çok olduğu biliniyor. Ama o dönemde zaten siyasilerin büyük kısmı masondu. Hatta bu bir özenti de olabilir. Nitekim 1930 ve (uykuya yatma hadisesi hariç) 1935 olaylarının incelenmesi; masonik teamüllerden uzak davranışların başta siyasetçi masonlarca çokça yapıldığını gözler önüne sermektedir.
O döneme CHP’li masonlar damgasını vurmuştur dersek yanlış bir tespit yapmış olmayız. O dönemde, masonluğa girmeyi “rozet masonluğu” olarak telakki edenlerin ya da “özenti” olarak mason olanların çokluğu da apaçıktır. Yukarıda masonluğu siyasi emelleri için kullanmaya meyilli olanlar ile münferit hadiseler de çoktur demiştik. Tabi ki bunların ayrıntılarını bir makale dizisinde derinlemesine yazmak mümkün değil. Belki ileride bu çalışmamızı ve birikimimizi bir kitap haline getirmek suretiyle kamuoyunda masonluk konusunda bilinmeyenleri ortaya koyabiliriz.
Masonluğun faaliyette olmadığı, 19 Mart 1939’da Amerika Ana Surem Konseyi’nin Grand Komandörü Crowless, İsmet İnönü’ye şu mektubu yolladı:
“Şu anda; Amerikan Kongresi’nde bulunan 435 üyeden 218’i masondur. Amerikan Anayasası’nı imzalayan 39 kişiden 31’i de masondu. … Masonluk hiçbir yerde savaş başlatmamış, kimseye baskı ve zulüm yapmamış, müsamahasızlığa ve fanatizme arka çıkmamış, bir damla insan kanı dökmemiştir ve mevcut olma imkânını bulduğu yerlerde, o ülkenin iyiliği için çalışmıştır. (…) Türkiye’deki kardeşlerimiz, masonik faaliyetlerine tekrar başlamak istemektedirler. Ben de onlara yardımcı olmak üzere size müracaat etmekteyim…”
Nereden kaynaklandığı ya da kimlerin talebi üzerine yazıldığı bilinmeyen bu mektup, aynı yıl 2. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine bir anlam ifade etmedi ve dikkate alınmadı.
Devlet masonluğu kapattı ya da masonlar kendileri uykuya yattı, adına ne denirse densin bu doğru değildir.
Çünkü masonluk aslında 1935’te resmen kapatılmamıştır…
1. Dernek (1-3) kapatılmıştır…
2. Dernek (4-33) kapatılmamıştır…
(1-3 ve 4-33’ün ne anlam ifade ettiği hususu için yazı dizimizin 1. Bölümünü okuyunuz.)
Masonluğun 3-33 derecelerinin iki farklı dernek tarafında yürütüldüğünü yazı dizimizin 1. Bölümünde belirtmiştik. Bu bağlamda hep önde olan, gözler önünde ve bilinen oluşumun 1,2 ve 3. derecelerin yönetildiği Büyük Loca idi.
Uykuya yatma hadisesinde de kapatılan sadece Büyük Loca oldu…
Buzdağının büyük kısmı uykuya yatmadı…
Suprem Konsey’in resmi dernek adında mason ibaresi yoktu ve bu dernek 1935’te kapatılmadı…
Unutuldu ya da unutturuldu…
İlk bölümde; “Bu yazı dizimiz, masonları tatmin etmeyecektir zira yazımızda masonları övmeyeceğiz. Bu yazı dizimiz mason karşıtlarını da tatmin etmeyecektir zira masonları bilinçsiz bir şekilde yermeyeceğiz ya da küfür etmeyeceğiz…“ demiştik.
Buraya kadar ve dizimizin devamında, mümkün olduğunca anlaşılabilir bir şekilde az bilinen masonluk konusunu gözler önüne sermeye çalıştık.
Masonluk hakkındaki şahsi kanaatlerimize ve kendimizce bir analize ise 5. Bölümün sonunda yayınlayacağımız “SONUÇ” kısmında yer vereceğiz.
Posted at 11:32 PM in Bojidar Çipof Yazıları | Permalink
Technorati Tags: Bojidar, bojidar cipof, Bojidar Çipof, Mason, Masonluk, osmanlı, türk, Çipof